Az gittim uz gittim. Dere tepe düz gittim.
Bir de baktim ki,
Bir arpa boyu yol gitmişim
Türkiye’ye gelmeyeli neredeyse 2 sene olmuş. Geçen yıl geldiğimde sadece 2 hafta kalabilmiştim. New York’da hem çalışıyor, hem de saha çalışması yapıyordum. Okul biter bitmez iş yerinden zor izin alarak İstanbul’a geldim. Babaannem hastaydı o dönemde; zaten ailedeki büyükler de git gide yaşlanıyorlar. Ben de izin alıp geldim bir şekilde. O iki hafta içinde sözü fazla uzatmadan herkesi hızlıca görüp, İstanbul’da yemek yemeği sevdiğim birkaç yerde birşeyler yiyip, arkadaşların tabiriyle ateş alırcasına hızlı bir buluşmalar silsilesinden sonra New York’taki o aralar çok da iyi gitmeyen hayatıma geri döndüm. Zaten temmuz ortası gibi kardeşim gelecekti ziyarete ve bir ay kalacaktı. New York’taki saçma hayatım, aynı dili konuşabildiğim ve tanıdığım birisinin varlığıyla bir aylığına da olsa biraz daha birşeye benzeyecekti. Ondan bu kısa ziyaretten çok da şikayetçi değildim…
O günlerden şimdiye 1 yıldan fazla olmuş. Kışın, elim ve programım biraz daha rahatlamış olmasına rağmen gelmedim Türkiye’ye. Yolculuk uzun ve zor geldi. Ayrıca, kısa veya uzun, her ziyaret sonrası ister istemez yaşanan duygusal bocalama da yersiz olacaktı. Hem aralık sonu, ocak başı gibi taşınıyordum New York’tan. Amerika’nın (ve büyük ölçüde dünyanın) en büyük şehirlerinden birinden Massachusetts’in küçük bir kasabasına geçiyordum. Kolay bir geçiş olmayacaktı bu. Kış ortasıydı ve benim arabam yoktu. Gideceğim yerde toplu taşıma olmadan nasıl hareket edeceğimi düşünürken bir yanda da hayatımı önce İstanbul sonra da New York’ta geçirdikten sonra küçük yerlere (nüfusun 8 milyonun altında olduğu her yer) nasıl alışacağımı merak ediyordum. Neresinden bakarsam bakayım, bu yeni hayata alışmak zor olacaktı. Bunların içerisine bir de Türkiye’ye gitmeyi karıştırmak istemedim.
Bunu belki biraz daha açmam lazım. Hayatım boyunca, karşıma ne çıktıysa, bunları kendi başıma yaşamak, engelleri kendimce aşmak benim için daha kolay oldu. Ne zaman işin içine yardım amaçlı bile olsa başkaları girse hayat zorlaştı. Bunu zor günlerimde bana el uzatanlara nankörlük etmek için söylemiyorum. Aksine, dostlarımın ve ailemin bana yardımcı olması birçok anlamda hayatımı sıkça kolaylaştırdı. Hatta uzun süre ailemden ve dostlarımdan kimsenin olmadığı uzak bir kıtada yaşamak ve herşeyi kendi başıma yapmak zorunda olmak bu yardımların önemini açık ve net olarak gösterdi bana. Ama yine de bu yardımlarla beraber gelen duygusal bağlar ve beklentiler, zaman zaman ciddi ağırlıklara dönüştü benim için. Ve her yıl Türkiye’ye geldiğimde yaşadıklarım, bu bağların ve beklentilerin en ağırlarından biri.
Uzun süreler yurtdışında kendi başına yaşayan birçok insan eminim bu duyguyu bilir. ‘Yakınlar’ınızı hem özlersiniz, hem de onlarla beraber olmaya başladığınızda kendinizi boğuluyor gibi hissedersiniz. Bunun nedeni, uzun aralardan sonra ilişkilerin ve insanların aynı kalması yönündeki beklentilerdir. Bunu her iki tarafta yapar. Siz mesela, aranızdaki ilişkinin, karşınızdaki kişinin size istediğiniz fiziksel ve tinsel alanı tanıyacak kadar derin olmasını beklersiniz. Karşınızdaki kişi de sizin böyle bir alan talebinde bulunmayacak kadar ‘yakın’ olmanızı bekler kendisine… Sonuç, iki taraf içinde fazlasıyla zorlayıcı, tavizlerle dolu, sallantılı bir ilişkidir. Yorucudur, sıkıcıdır, ve kısa zamanda size neyi bu kadar özlediğinizi merak ettirir. Oysa sanırım gerekli olan, iki tarafında görüşül(e)meyen süre zarfında değişik şekillerde değiştiğini varsaymak ve bu varsayım dahilinde belirlenebilecek belli sınırlara, alanlara saygı göstermek olabilir.
Bu söylediğimin ‘kişisel alan’ kavramına oldukça yabancı olan Türkiye toplumu için ne kadar aykırı olduğunun ben de farkındayım. Evlenene kadar aile ile yaşamanın kaide kabul edildiği, oda kapısı kapatmanın tartışma konusu olduğu, gezmenin, dinlenmenin, tatile gitmenin ailece yapıldığı ve birey olarak yapılmak istenen herşeye - özellikle de kadınsanız - şüpheyle yaklaşıldığı bir ortamda böyle bir alan kavramının hürmet görmesi pek tabii beklenemez. Ama bu, böyle bir kavramın yer bulmaması ve ülkede kronik olan birçok soruna çözüm olamayacağı anlamına da gelmez. Mesela, özelden genellersek, son günlerde çok tartışılan kürtajın, yıllardır devam eden Kürt sorununun, laiklik ve türban ekseninde devam eden çarpışmaların, YÖK, TİB, RTÜK gibi ‘denetleme’ kuruluşlarının altındaki zeminin işte bu ‘kişisel alan’ kavramına karşı hissedilen rahatsızlıktan kaynaklandığı, bu kavrama ve beraberinde getireceklerine güvensizlikten kaynaklandığı olasıklıklar arasındadır. Bireyler ve gruplar, hep denetim altında tutulmalıdır ve bu denetleme alenen yapılmalıdır. Öyleki, Michel Foucault’un Disciple and Punish’de bahsettiği denetlemeyi içselleştirmeye ve bireylerin ve grupların kendi kişisel alanlarında bile bu denetlemeyi kendilerine karşı birebir sürdüreceklerine bile güvenmeden alenen yapılmalıdır. Bu bir zaman sonra, her tartışmanın denetleme-izin alma ekseninde dönmesinin yanı sıra, denetlenenlerin adeta Stockholm Sendromu yaşayan esirler gibi denetimin ve otoritenin önemine inanmalarına ve denetleyicilerine katılmalarına neden olur. Sonuçta da herkes birbirini denetler. Yani, odaların kapısı asla kapanmaz, kadının bedeni toplumsal alan haline gelir ve devlet ‘baba’dan istenen siyasi, sosyal ve kültürel haklar ihanet simgesine dönüşür.
Lafı daha fazla uzatmayacağım. Yukarıda anlattıklarımda bazı muğlak noktalar olduğunun ben de farkındayım. İleride bunları netleştirmek, ve belki de tartışma alanını geniş tutmak adına şimdilik bunları böyle bırakıyorum. Sözlerimi tamamlamadan, yazının en başındaki tekerlemenin neden orada olduğunu açıklamak istiyorum.
Eğer birşeyi yapmak zor geliyorsa, ya da ortadaki problemi elimdekilerle çözemeyeceğimi fark ettiysem, oyunun kurallarını değiştirmeye çalıştım hep. Bu kimi zaman mümkün oldu, kimi zaman imkansız. Üniversitenin ikinci sınıfında mühendislikten siyaset bilimine geçmem, yurtta kalarak edindiğim özgürlükleri okulun bitmesiyle yitireceğimi - yani yarattığım kişisel alanın paramparça olacağını - ve en önemlisi, bir siyaset bilimci olarak çalışmak istiyorsam, bir siyaset bilimci olarak gördüklerimin, öğrendiklerimin, edindiklerimin bana entellektüel olarak sağladığı özgürlüğü devam ettirmek istiyorsam yola akademide devam etmemin uygun olacağını fark etmem beni Amerika’ya götürdü. Avrupa’nın hem fiziksel hem de tarihsel yakınlığı beni bu özgürlüklerin orada sağlanamayacağına inandırmıştı. O nedenle yaptığım değişikliğin daha köklü olmasına dikkat ettim ve uzak olmasına rağmen yakın, yakın olmasına rağmen uzak olan Amerika’yı seçtim gitmek için. Ve hayatımın son dört senesini orada geçirdim. Bunun kalıcı bir çözüm olmadığının farkındayım. Aslında Türkiye’ye her gelişimde bu farkındalık biraz daha alevleniyor. Oyunun kurallarını değiştirerek bulduğum çözümün süresi kısalıyor. Üstelik, kendime ve önemsediğim değerlere yaptığım bu çılgın yatırımın meyvelerini - entellektüel olarak almanın yanı sıra - ekonomik olarak da alıp alamayacağımın belirsizliği beni her yıl biraz daha telaşlandırıyor.
İşte bu derin korkular bütününde yüzerken kafamda hep bu tekerleme dönüyor:
Az gittim, uz gittim. Dere tepe düz gittim.
Bir baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim..



























